![]()
![]()
____________________________________________________ Yılmaz YILMAZ
Selamdan sonra,
İsmail Hocamın da yer aldığı bir öykü denemem var; Meczup Mustafa. İşte ordan bir bölümdür bu aldığım:
İsmail Hoca çantasına attığı kitapların ne olduğunu unutmuş gibi yeniden açtı çantasının ağzını. Eline aldığı kitabın sayfaları arasında gezindi parmakları. Bir sayfada durdu bu işleyen parmaklar. Çantasını masanın üzerine koydu yeniden. Biraz önce gitmek için hazırlanan İsmail Hoca şimdi yeniden masasında bulmuştu kendini. Tecrübeli parmak uçlarıyla takip ediyordu satırları, aradığı cümle nerdeydi, buralarda olması gerekiyordu. Daha dün gece, evde okumuştu bu kitabı satır satır. Sonunda aradığı cümleyi bulan parmaklar rahatladı. Kalemle çizdi bulduğu cümlenin altını. Tekrar kitabı çantasına koydu, çantayı omzuna astı, kapısını çekti, kilitledi ve boş koridordan merdivenlere doğru yürümeye başladı. Kimsecikler yoktu. Fakültenin idari katı pazarları genelde böyle sessiz olurdu zaten. ?>
Cacabey Çay Ocağına varana değin birkaç kitapçıya girdi, kitapları karıştırdı. Yeni gelen kitap var mı diye sordu ve varsa inceledi. Bu kitapçılar da istediği kitapları bir türlü getirmiyordu. Neden? Kitap satılmıyordu, ellerinde kalabilirdi, bu da zarar etmek demekti. Oysa bir kitabevinde istediği kitapları bulamamış olmak o günü eksik yaşamak gibi bir şeydi. Zaten istediği bir kitap varsa da geç geliyordu. Dostları, arkadaşları da olmasa hepten kitaba hasret kalacaktı.
Cacabey çay ocağına varmak üzereyken ezan sesi kapladı, caminin önündeki küçük parkı. İnsanlar alelacele yetişmeye çalışıyordu camiye. Abdesti var mıydı, yoktu. “Sonra kılayım.”
Kamil yine o güzel sesiyle okuyordu ezanı. Durdu ve dinledi ezanı. Ezan bitince yürümeye başladı tekrardan. Camiden yukarı yola çıkan merdivenlerin başında duran Meczup Mustafa’yı gördü. Mustafa nereyi izliyordu, neyi izliyordu pek bakmadı. Boş masalardan birine oturdu. Çırak gelenin kim olduğunu bildiğinden çayını hazırlamaya başlamıştı bile. Çantasını taburelerden birine koydu. Meczup merdivenlerden inmiş, çırağın masaya bıraktığı susam külahını eline almıştı. İsmail Hocanın iki üç metre önündeki masalardan birine oturdu. Sırtı dönüktü İsmail Hocaya. Mustafa’nın çayıyla oynamaya başladığını biliyordu İsmail Hoca, adını bildiği gibi.